Anasayfa | Arsiv | Profilim | Rss | E-Mail
MENÜLER
Son Yazılarım

Kategorilerim




Son Yorumlar

Arama

Arkadaşlarım

Mail listemize üye olun.Yepyeni konularla buluşmak dileğiyle.Katılımlarınızı bekliyoruz.
EkleÇıkar
Kur'an Hatim Programı

25/11/2006 - HÜZÜN EVİ

HÜZÜN EVİ

Hamiyet Bayalan

Günlerden bir gün…

Sıradan, sessiz, monoton ve yalnızlık fısıltılarıyla dolu bir gün… Cadde üzerindeki yalnızlık kokan binaya usulca giriyoruz. Koridorda sıradan birkaç kanepe. Ve kanepelere çökmüş yorgun bedenler. Her birinin yüzünde hayatın ağır çilelerinden kalma derin çizgiler. Ve itilmişliğin hüznünden yanaklarda yuvalanmış ıstırap yumakları… İnsan görmeye hasret yüzler, unutulan tebessümler… Elden ayaktan düşmüş, çocukluklarına kalben geri dönmüş insanlar. Komidinin üzerinde solmuş gençlik resimleri. Birkaç evlat ve torun manzarası…

Bir zamanlar anne veya baba olmanın sevinciyle başı göğe yükselen insanlar… Her çileye katlanarak “aman evladıma bir zarar gelmesin” diye üzerlerine titreyen çilekeş anne babalar… Yemeyip yediren, giymeyip giydiren; kendisi aç kalma pahasına evladına sahip çıkan “şefkat kahramanları”. Hayatlarının son demlerinde; hem de bir çocuğun doğduğu anda annesine olan muhtaçlığı kadar sevgiye, ilgiye, bakıma muhtaç olduğu bir zamanda, adına “huzur evi” dedikleri “hüzün evleri”nde yaşamaya mahkûm edilen büyüklerimiz… 

“Ölene kadar bu köhne, izbe odada kal, bana yük olma”, “yıllarca gösterdiğiniz sevginin, emeğin karşılığı bu soğuk duvar, bu küçücük oda” dercesine hayatın kenarına itilmiş velî nimetler…

Daha içeriye girerken bütün benliğimi bir acı kavurmaya başlıyor. Tek tek odaları geziyoruz. Girdiğimiz her oda ayrı bir hüznün beşiği gibi yüreğimizde sallanmaya başlıyor. Ve o hüzünlü gelgitlerin içinde alnı kırışmış, hayatın manasını yitirmiş fersiz bir çift göz bizi karşılıyor. O dermansız gözler, sevgiyle gülümseyen gözlerle, odanın tozlu lambasının altında buluşuyor. Aramızdaki sevgi dolu bakışmayla fersiz gözlerde sevinç kıvılcımları beliriyor. Kendi halindeyken seyrettiğimiz o insanlarda, normalde hayat belirtisini “nefes almak” olarak tanımlarken; bir tebessüm nasıl da yüreklerinde barınan hayat sevincini, bir yanardağın lavlarını püskürtmesi gibi gözlerinden dışarı vurup; hatırlanmanın, sevilmenin heyecanıyla “yaşıyorum” dedirttiriyor!

Yarım saatlik kucaklaşma, muhabbet ve hediyelerini sunma faslından sonra; yine aynı hüzün kelepçesiyle yüreklerden çıkan sevinçler, tekrar mahkûm vaziyetini almaya başladı. Hayatın manasını, sevgi ve ilgiyi bulmuşken kaybediyor olmanın üzüntüsüyle çalkalanıyor bakışlar. Ve yanaklardan aşağıya, sıcaklığı yakan gözyaşları dökülüyor. Yine de yüreklere atılmış bir tohum onlarda kalıyor. Hemen avunmaya başlıyorlar ümit tohumuyla; “yine gelecekler, yine sevgiyle sarılacaklar” diyerek, tesellinin soğuk kucağında kıvrılıp uyumak istiyorlar!

Ne zor, ne acı verici, ne yakıcı bir zaman dilimiydi! Moral vermek adına dışarıdan gülen yüzlerimizin aksine yüreklerimiz paramparça! Duvarlarına hasretin resimleri çizilmiş binadan ayrılırken yüreğimizin bir yanı onlarda kaldı. Hem onların sevgiye susamış haline hem de kendi akıbetimiz adına göz yaşlarımız coştu. Herkes kendini o çilekeş insanların yerine koydu. Onca emek, onca sevgi, onca değer sundular bu topluma! Toplum ise onları, en başta evlatları olmak üzere itiverdi hayatın dışına! Bu toplumun, hem de ecdadı Osmanlı olan bizlerin vicdan damarları bu kadar mı tıkandı!? Nankörlük bu kadar mı benliğimizi vurdu!? 

Nedir bize başımızdaki tacı _anne, babalarımızı_ alıp da kimsenin görmeyeceği, haberdar olmayacağı yerlere fırlattıran sebep? Bir zamanlar kendinden esirgeyip evladına lütfeden, “bu günlerimizin mimarları”nı bu cezaya çarptırmanın sebebi nedir? Rahatını bize feda edene, biz bu gün niye hiçbir şeyimizi feda etmiyor, edemiyoruz? Böyle bir davranışa, ne Allah indinde, ne de vicdan sahibi olan bir yürekte tanım bulmak mümkün değildir. Bu toplumun kökleri olan o insanları sevgisizliğe mahkûm edenler bilmelidir ki; gün gelip devran dönecek ve zaman onlara da aynı akıbetin yollarını açacaktır!

Şimdi anlıyorum yaşadığımız onca maddi-manevî krizin hangi “manevi açlıklar” yüzünden elimize ayağımıza dolandığını! Bir avuç sahipsiz anne-babanın müteessir nefesi, hepimize yürek ve ekonomi krizi olarak geri döndü! Evimizin baş köşelerinde “bereketimiz” olarak ellerine kapanacağımız anne babalarımız; “hüzün evlerinin” “taş köşelerinde” âdeta hücre tipi ceza evlerinde çile dolduruyor. Ve onlar ahlarının bizi nasıl bulacağını, “değirmen dönüyor, sıra size gelecek” diyerek ifade ediyordu!

Çok merak ediyorum: Bu hastane kokulu, sevgilerin verilmekten esirgendiği “hüzün evi”nin adını, kimler “huzur evi” koydu acaba? Sahipsiz anne babalar konusunda en büyük sorumluluk huzur evlerinin mi; yoksa bir yudum sevgiyi, bir tebessümü, bir sıcak kucaklamayı anne babasına vermeyen ve vicdanlarını “huzur evi” diye diye rahatlatmak isteyen hayırsız evlatların mı?

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->
iyiler.NET Populer {Dini - Milli - Kültürel - Kişisel Faydalı} Siteler Uluyol.Net İsLami SiteLer Listesi NurluYuz Dinimİslam.Net [ Toplist ] Firaset Toplist hosting haber,haberler